|
 |
|
|
|
Tek kafadan,
çok ses
çıkaran
güldürü
Tüm
zorluklara
rağmen
Kabare Dev
Aynası
tiyatrosunu
5 yıldır
ayakta tutan
Ali Erdoğan,
‘Külahıma
Anlat’ oyunu
ile halkın
nabzını
tutuyor.
|
|
Sabiha Semerci
NTV-MSNBC
Güncelleme: 00:30 TSİ 25
Mart 2006 Cumartesi
İSTANBUL - Kabareci
özelliklerini kullanarak
hicvettiği hikayelerini, çağdaş
bir meddah gibi nüktelerle
süsleyen Erdoğan, tıpkı büyük
üstad Haldun Taner gibi,
“tiyatro hayatın aynası, kabare
dev aynasıdır” görüşünde...
“Tiyatro televizyona zıplanacak
bir sıçrama tahtası değildir. Bu
iş sevgi ister, bu iş uzmanlık
ister, bu iş emek ister. Bu iş,
işi bittiğinde çıkarıp askıya
asacağınız bir ceket değildir.
Bu iş sizin deriniz olmalıdır.”
“Kabare sanatçısı halkın diline
kadar gelip de
söyleyemediklerini sahneye
getiremezse, hem seyircinin hem
de hayatın gerisinde kalır.
Hayatın gerisinde kalan mizah
işlevsiz mizahtır. ”
“En büyük sorunum salonsuzluk.
Tiyatroların çoğu göçebe. Düğün
salonundan gün alır gibi
salonlardan gün alıyoruz.”
Sabiha Semerci: Kabare Dev
Aynası Tiyatrosu ile 5 yıldır
yolunuza devam ediyorsunuz... Bu
süreci ve kısaca anlatır
mısınız?
 |
|
|
Ali Erdoğan: Devekuşu
Kabare Tiyatrosu’nda oyun ve
dizilerle bir beş yıl piştikten
ve kabareyi ustalarından etüt
ettikten sonra, çok da sevdiğim
bu türü tecrübelerimle
harmanlayacağım bir oluşumun
peşindeydim. Kabare tarzına
yatkın sanatçı dostlarıma konuyu
açıp onların da heyecanlarını
görünce tiyatroyu kurmaya karar
verdim. Tiyatroya isim aradığım
bir sırada aklıma Türkiye’de
kabarenin babası sayılan üstat
Haldun Taner’in kabare tanımı
geldi. “Tiyatro hayatın aynası,
kabare dev aynasıdır” diyordu
üstat. Tamam dedim, topluluğumun
adı “Kabare Dev Aynası” olacak.
Beş yıldır ayakta tiyatrom. Bu
beş yıl içinde İlişkime İlişme
(161 kez sergilendi),
Sansasyonun Kadar Konuş,
Tıpkısının Aynası, Külahıma
Anlat oyunlarını yazıp yönettim.
S.S.: Şu anda sahnelenen
Külahıma Anlat oyununu hem
yazdınız, hem de oynuyorsunuz.
Tek başına bütün oyunun yükünü
omuzluyorsunuz... Bu konuda
tiyatronuza ve size destek veren
var mı?
A.E.: Ne medya desteği,
ne sponsor desteği, ne de
adamakıllı devlet desteği var
arkamızda. Bizim tiyatromuz
şimdilik gücünü oyun, oyuncu ve
seyirciden alıyor. Ama madem ki
bu yolu biz seçtik ve madem ki
destek alamamak hiçbirimiz için
sürpriz değil, o zaman
mücadeleye devam!...
S.S.: Oyunda gündelik
hayattan, uzmanların -kendini
her konuda uzman sananların-
yorumlarına kadar geniş bir
çerçeveden insan manzaraları
sergiliyorsunuz... Bir anlamda
halkın nabzını tutuyorsunuz...
A.E.: Kabare bir nabız
tiyatrosudur. Halkın nabzını
almak için ister istemez
gözünüzü gündelik hayata
çevirmek zorundasınız. Gündemde
ne varsa sahneye taşımak
zorundasınız. Kabare sanatçısı
halkın diline kadar gelip de
söyleyemediklerini sahneye
getiremezse, hem seyircinin hem
de hayatın gerisinde kalır.
Hayatın gerisinde kalan mizah
işlevsiz mizahtır. Gündeme kuş
gribi gelir gelmez hemen oyuna
koyup onun hicvini yaptım. Öyle
yapmam gerekir kabareyi
seçmişsem...
S.S.: Neden tek kişilik
bir oyun tercih ettiniz?
A.E.: Tıpkısının Aynası
oyununu oynarken karar verdim
tek kişilik oyun yapmaya. İlk
sebebi oyuncuların çekimim var,
dublajım var, drama derslerim
var diyerek bir araya
gelememeleriydi. İkinci sebebi
de oyunda bir uzman tipim vardı.
Bu uzman tipi topu topu beş
dakikalık bir skeçti. Fakat öyle
sevildi ki uzman, oldu oyuna
başrol... Aklımda hep bu uzmanın
çevresinde gelişen küçük
hikayecikler düşündüm. İstedim
ki bu adam hem anlatsın, hem de
anlattığını oynasın. Kafamda
oluşturup bir deneyeyim dedim.
Sonuç başarılı oldu.
Ben de böylece uzman sayesinde
kılıktan kılığa girdim, yine
uzman sayesinde hiciv yapma
şansını buldum. Amacım oyun
sayısını fazlalaştırarak bu tipi
kulaktan kulağa tanıtmak. Uzman
hak ettiği değeri elde ettiği
zaman eminim ki tiryakilik
kazanacak bir tip olacak.
S.S.: Türk tiyatrosunun,
özellikle de sizin gibi kendi
çabası ile ayakta kalmaya
çalışan özel tiyatroların
sorunları nedir?
A.E.: Benim en büyük
sorunum salonsuzluk. Bir oyunu
sergiliyorum bir salonda. Orada
oyunumdan memnun kalan seyirci
bilemiyor ki bir sonraki oyun
nerede? Tiyatroların çoğu
göçebe. Düğün salonundan gün
alır gibi salonlardan gün
alıyoruz. Seyircimizin en büyük
şikayeti bu. Yerleşik bir
yerimiz olsun, ben inanıyorum ki
bizim tarzımızın tiryakileri
olur. Bunu ben söylemiyorum
seyredenler söylüyor. Bir de
tabii oyunu vitrine çıkaramama
problemi yaşanıyor. Oyunu
tanıtmanın bir yolu da
televizyon programları aracılığı
ile reklamını yapmak. Ama bu
tarz programlar magazin
programları. Bu programlarda yer
almanın da çeşitli kriterleri
var. Bu unsurlar yerine
gelmedikçe haber olma şansınız
yok. Sanat - kültür
programlarında oyununuzu
tanıtmaya kalsanız bu
programların sayısı bir - ikiyi
geçmiyor... Oyunu kuralına göre
oynayıp ürününü cicili bicili
ambalajda vitrine koyanlarla
gölgede kalanlar var. Hayat
sanki ortasından ikiye ayrılmış
para edenler, etmeyenler diye...
S.S.: Sizce günümüzde Türk
tiyatrosunun bulunduğu nokta
nedir?
A.E.: Bugün artık tek
başına tiyatro seyircisinden,
tek başına roman, hikaye, şiir
okurundan, tek başına sinema
seyircisinden bahsedemeyiz.
Hepimiz müşteriyiz. Hepimiz
tüketiciyiz. Şu durumda sanattan
çok eğlencenin pazarlandığı bir
gerçek. Herkes marka olup çok
satmanın peşinde. Tiyatronun
galip gelebilmesi için
tüketicinin insan olduğunun
farkına varması ve duyguların
galip gelmesi gerekiyor.
Kaybolan değerlerini ona
hatırlatacak güçlü oyunlara,
oyunculara, ortaya çıkan
ürünleri tanıtacak,
destekleyecek, yüreklendirecek
kuruluşlara ihtiyaç var. En
önemlisi ilkokulda drama
dersleri kesinlikle zorunlu hale
getirilmeli. Sahneye çıkmamış,
sahne tozu yutmamış, o heyecanı
yaşamayan çocuk kalmamalı. O
çocuk ille oyuncu olmak zorunda
değil. Türk tiyatrosunun kendini
geliştirmiş seyircilere de
şiddetle ihtiyacı var. Şimdi
sanata her zamankinden daha
fazla ihtiyacımız var. Çünkü
sanat insanın hayvan tarafını
törpüler...
S.S.: Tiyatroya gönül
verenlere vermek istediğiniz
mesajlar nedir?
A.E.: Eğer bu işi tutku
derecesinde sevmiyorlarsa
kesinlikle meslek olarak
seçmesinler. Bu sanat dalı
televizyona zıplayacağı bir
sıçrama tahtası değildir. Bu iş
sevgi ister, bu iş uzmanlık
ister, bu iş emek ister. Her gün
kendini geliştirmek ister. Bu
iş, işi bittiğinde çıkarıp
askıya asacağınız bir ceket
değildir. Bu iş sizin deriniz
olmalıdır. Bir parçanız
olmalıdır...
|